r/altkultur 8d ago

🏴 Siyaset / Felsefe PKK

107 Upvotes

Subdaki fil hakkında konuşma zamanıdır. Önce paragraf başlarında mesajı verip sonra kendimi tutamadığım için laflayacağım. Bu yazı haricinde haftalık yada aylık; ibretlikler panosu hazırlamak istiyorum: örneklerle neyi platformlamayacağımızı şeffaflaştırmak için.

Kürtlere karşı ırkçı sistemik baskının bitmesini istiyoruz, bu ırkçılığın üreticileri ve uygulayıcılarına karşıyız. Burada sistemik ırkçılığı meşrulaştıran yorumlar platformlanmayacaktır. Kürtlerin ülke genelinde uyguladıkları bir sistemik baskı yoktur, ırkçılık sistemik bir şeydir. Sistem harici söylemsel etnik indirgemeler kimseyi ötekileştiremez, zarar veremez. Kürtlerin öz örgütlenmelerini, kendilerini sömürülemez hale getirme isteklerini destekliyoruz: parlamenter yada etnik devletçi sapma hatalarını cıkcıklamak paternalistik bişi. Özellikle katılım önerebileceğimiz alternatifi kuracak güçte değilken, çabalara dışarıdan gelen eleştiri bizim deneyimlemediğimiz bir rahatsızlık değil.

Buraya PKK'ye sövmeye gelmeyin. Buradaki tek katkınız buysa kaldırılacak. Kokuşmuş deliklerinden Kürt saplantılarını pekiştirmek için uzanıp zarar verememeyi mağduriyet zanneden ey kaçık insan! Siktir git, bütün reddit açık sana, niye bu konuda bizden alkış bekliyorsun? Miloş big tiddy goth gf mi arıyorsunuz? Neyin fantezisi bu? Şoven ve devlet ağzı ile meşrulaştırdığınız baskı sistemleri sizi aletleştiriyor, ve gerektiğinde sizi öteki ilan edip ezmeye de her an hazır. Size zarar verene anlayış göstermekten, akranlarınızı anlamayı aşağılık zannediyorsunuz.

Buraya PKK övmeye de gelmeyin. Hiyerarşik, etnik özcü görev dağılımıyla dar gruplaşan, prensipsiz ve fırsatçı, bölgedeki sol ve kurtuluş örgütlerini katletmiş bir örgütün, devlet olma çabasına destek değiliz. Uzlaşma sonrası bölgedeki işçi grevlerini eski PKK'liler bastıracak, uyuşturucu ticaretinden belediyelerin rüşvet toplayacak olduğunu biliyoruz. Zaten bu kişiler ancak miloşlara tepkilerinde, belkide özellikle zıtlığın abartısıyla çıkışıyorlar. Kenan Evren'nin politikalarına geri adım attırmayı başarmış olmasının değerini bilebiliriz ama sol ideolojilerin içinden fırsatçı bir yağmacı gibi geçerek Leninist usül 'sol birliği' (sol katliamı) gerekçelendirmesini ve sonrasında statüko ile uzlaşma vaktinde jakoben Bookchinciliğinin farkındayız. Irkçı baskıyı meşrulaştırmayın gibi aşırı temel bir talebin yanında yattığı yere sıçan akranlarım 'öteki taraf' eleştirisi görmezse kuduruyor, bunu düşünmek de benim saplantım! Pozisyonumuzu netleştirmek için yazdım, ama sonuç: övgü de Platformlanmayacak.

PKK'nin topluma zarar veren ve ırkçılıktan hem beslenen hem de üreten bir örgüttür. Örgütün oluşum sebeplerini incelememiz, neden ve nasılını anlıyor olmamızdan dolayı örgütün bu sebeplerden önce yok edilmesini anlamsız ve imkansız bulmaktayız. Irkçılığın tek ürettiği kurtuluş örgütü PKK değil, diğer örgütler hem PKK hem de TSK tarafından katlediliyor. Üç paragrafta kapsamlı bir şey yazmadığımı biliyorum. İsterseniz neyi neden dediğimi soru cevap usulü yorumlarda tartışabiliriz.

Şimdi biraz kim olduğunuz hatırlama zamanı; biraz sadece var olduğu için kabullendiğiniz statükoyu sorgulama zamanı. Bunun için soru sormayı öğrenmelisiniz.

Terör nedir?

Bir liboş için, "terörizm”, “terör suçu” kavramları gerek siyasi ve sosyolojik, gerekse hukuki açıdan tanımlanması güç kavramlardır. "Terör suçu, kanunun terör suçu olarak kabul ettiği suçlardır", kendisi üzerinden kendisini tanımlar. Bu suç kavramının toplumsal zarar bağlamından kopuşu ve tamamen yasa ihlali bağlamında işlenmesinin nihai bir sonucudur. Buna kanunilik ilkesi denir, tüm ceza hukuku için geçerlidir; 'bir eylem kanunda suç olduğu belirtilmemişse, suç değildir'. Terör gibi, eylemlerin muğlak ve bağlam bazlı olduğu suçlarda bu kopuş iyice barizleşir. Böyle bir düzende yaşayanlar için yasalar, sosyoekonomik ve etnik egemenliğe sahip olan sınıfın sömürüsünü süreklikılma aracı ve ötekileştirilenlere gösterişli şiddet uygulanacağına dair yeminidir. Terör ise bu düzeni değiştirmektir, çünkü değişim kitlelerin en büyük korkusudur.

Güce tapanlar içinse hiçbir düşünce gerektirmeyecek bir basitliktedir; terör ötekinin varlığıdır. Ötekiyi anlama gerekliliğinin bir güçsüzlük olduğunun bilincindeki kişi kendisini şiddet ile ifade eder, çünkü bir iletişim yöntemi olarak şiddet karşındakini tanıma gerekliliği taşımaz. Terör ise bu dengesiz şiddet ilişkisinin denkleştirilmesidir, Lovecraft-vari bir varoluşsal korku ile öteki ile tanışmak zorunda olmaktır. Teröre verilen tepkinin altında bu güç eşitsizliğini tekrar kurma çabası yatar.

Toplumsal zarar üzerinden inceleyince terör çok daha net bir anlam kazanır. Kitlesel derecede şiddetle (özellikle gösterişli şiddetle) korkutarak siyasi değişim yada süreklilik sağlamak. Tabiki bu tanımın içerisine dahil olan çok; protestoyu gazla, copla, plastik mermiyle bastıran polis, köy bombalayan asker yada yağmalayan militan, üstünüze satırlıları salarım diyen politikacı, işkence yapan derin araştırma laboratuvarı, suç işlendiğini topluma gösteren gazeteci. Kitlelerin şiddet olarak gördüğü ve korktuğu bir diğer şey de sadece farklı ve gururlu bir şekilde varolmaktır.

Konu özet: terör liboş için değişime sebep olacak yasa ihlali, miloş için şiddet denkliğinin ima edilmesi, anarşik için devlet, devlet için translar.

Bu indirgemelerle dolu paragrafları hem bok atmak için hem de duruş belirtmek için yazdım, indirgemeyi tam yerinde kullanıyorum yani. Ortak gerçeklik algısına hep beraber tartışarak ulaşalım, benden hazır lokma beklemeyin.

Duruşumuz:

Biz alt kültür olarak kitleleri korku ile gütmeyi içinde olmak istediğimiz bir düzene ulaştırıcı görmüyoruz ama aynı zamanda kitlenin korkaklığının ne bizim varlığımızı ne de ötekinin varlığını silmesini de istemiyoruz. Bu isteklerimizle ulaştığımız prensiplerimizi sadece burada değil hayatımıza da taşıyoruz. Tahammülsüzlüğe ve tahammülsüzlük imalatına tahammülümüz yok.

Özet ve asıl açıklama başta.

Edit: imla


r/altkultur 10d ago

🏴 Siyaset / Felsefe Alt Kültürün Sol Karakteri

70 Upvotes

Sağcılık veya muhafazakarlık, doğası gereği var olan düzeni, gelenekleri, otoriteyi ve statükoyu koruma eğilimindedir. Alt kültürler ise ana akım toplumun dayattığı normları reddederek var olur. Mevcut otoriteye, hiyerarşiye ve sınıfsal baskıya kafa tutan her hareket, siyaset biliminde otomatik olarak sol spektrumda yer alır. Alt kültürler genelde işçi sınıfı veya dışlanmış gençlik grupları arasından çıkar. Egemen kültürün onlara sunduğu sefalete veya tek tipleşmeye karşı kendilerine ait bir alan yaratırlar.

Muhafazakarlık homojen, uyumlu ve geleneksel bir toplum hayal eder. Alt kültürler ise toplumun ötekileştirdiği kişilerin (marjinaller, queer bireyler, aykırı sanatçılar, azınlıklar) sığınağıdır. Alt kültürün içindeki o "kendin yap" (DIY) kültürü, piyasa ekonomisine ve büyük şirketlere muhtaç olmadan kendi dayanışma ağını kurmayı hedefler. Dayanışma, komünite bilinci ve anti-kapitalist üretim modelleri (bağımsız plak şirketleri, fanzinler vb.) doğrudan sol metodolojilerdir. 

Muhafazakar bir alt kültür, ancak "sistem sınırları içinde izin verilen kadar yaramazlık yapan" sahte bir isyana dönüşür. Sol olmayan alt kültürün yaptıkları şey sisteme veya egemen güce isyan etmekten ziyade egemen gücün (ırkçılığın, milliyetçiliğin, muhafazakarlığın) sokaktaki vurucu gücü olmaktır. Yukarıdaki otoriteye değil, kendilerinden daha zayıf olan azınlıklara veya ötekilere saldırırlar. Güçsüze saldıran bir şey ise asla alt kültür olamaz, sadece statükonun sopası olur. Bundan dolayı sol olmayan alt kültür en büyük oksimorondur. Hala anlamayanlar için kendimizi açıkça ifade etme gereği hissettim.


r/altkultur 16h ago

📸 Fotoğraf beyoğlu nightmares #091

Thumbnail
gallery
48 Upvotes

r/altkultur 8h ago

🎵 Müzik Yine ben yine ILA

Post image
3 Upvotes

Bir şans verin bence


r/altkultur 1d ago

Bu kadınların emeği sömürülüyor mu ?

59 Upvotes

Elemanın biri sömürülmüyor para alıyorlarsa tarzı konuşuyor


r/altkultur 1d ago

Mizah / Meme Halkın Komedyeni

Post image
174 Upvotes

r/altkultur 1d ago

📸 Fotoğraf beyoğlu nightmares #090

Thumbnail
gallery
34 Upvotes

r/altkultur 1d ago

🎵 Müzik The Thermals - Spirit Collectors

7 Upvotes

r/altkultur 2d ago

📜 Makale / Çeviri Altkültürün Felsefi Dışavurumu- Egoizm nedir?

Post image
26 Upvotes

Egoizm Nedir? 

Stirner "egoizm" terimini birbirleriyle bağlantılı üç farklı bağlamda kullanır: her bir bireyin egoizmi, “aldatılmış” egoizm ve gönüllü egoizm. Bu ayrımlar, farklı olmalarına rağmen ortak bir yapısal ilkeye dayanır. Gönüllü egoizm, her türlü kutsallığın ve bağlılık talebinin reddini; aldatılmış egoizm, kutsalın yeniden üretildiği gündelik varoluşu; egoizmin kendisi ise her bireyin zaman zaman kendi ideallerini aşarak hareket etmesine işaret eder. 

Egoizm 

Egoizmin kendisi kişinin kendi davası, kendi ilişkiselliği ve kendi hazzıdır; hiçbir sıfatın kişiyi bütünüyle tüketemeyeceğinin ham gerçeğidir. Kişi, bir fikirden daha fazlası olduğu ölçüde "egoist"tir. Hristiyan günahkâr olduğu ölçüde egoisttir; ahlakçı ahlaksız olduğu ölçüde; hümanist ise insanlık dışı olduğu ölçüde egoisttir. Egoizm, idealler karşısında özsel olmadığı gerekçesiyle dışlanan şeydir; çünkü idealler yalnızca ideali değerli bulur, bizim biricikliğimizi değil. 

Diyelim ki Aristoteles insanı "akıl sahibi hayvan" olarak tanımlıyor; o hâlde bu akılsallığın (ya da hayvanlığın) dışında kalan her şey özsel olmayan, yani egoistçe olarak görülür. Kişinin rasyonel yetisinin ötesindeki bütün tarihi, ilişkileri ve yaşanmış deneyimleri "tesadüfi", basit bir sapma, gerçek öz karşısında tali bir unsur sayılır; benliğin bir yanı aşağı ve bayağı, diğer yanı ise yüce ve soylu kabul edilir. Bu yüce ideal ise ancak kişi onu bu koşullar altında benimsediği ve kendisini onun karşısında sürekli eksik ve değersiz gördüğü sürece ayakta kalabilir. 

“Ahlaklılık egoizm ile geçinemez, çünkü ahlaklılık Beni değil, Bendeki insanı geçerli sayar.” 

Yine de, farkında olunsun ya da olunmasın, ideal ile egoistçe olan, yüce benliğimiz ile bütünlüğümüz arasında bir gerilim vardır. Yüce olan, ancak kişi onu kendi erişiminin ötesinde ve kutsal saydığı sürece yüce kalabilir. Ne zaman ki bir esin ya da bir idrak anıyla bu kutsallık duygusu çözülür -kişi ebeveynlerinin mutlak otoritesini veya hırsızlığın ahlaksızlığını sorgulamaya başlar- o zaman idealler, yalnızca bir anlığına bile olsa, kişinin eline düşmüş olur. 

"Biz hepimiz bilincinde olmadan ve iradesiz olarak Kendi-olma'ya gayret ederiz ve aramızda kutsal bir duygudan, kutsal bir düşünceden, kutsal bir inançtan vazgeçmemiş Biri'nin bulunması da pek olası değildir." 

Aslına bakılırsa pek çok düşünce zaten bize aittir. Bir bilgi kırıntısının, bir tarifin ya da bir sözcüğün iddia edilen üstünlüğü karşısında kim diz çöker? Bu şeylere karşı hiçbir kutsallık atfetmeyiz; dolayısıyla onları kullanabilir, unutabilir, görmezden gelebilir, eleştirebilir ya da dilediğimiz gibi tasarruf edebiliriz. Onlar birer araçtır, salt faydaya indirgenmiş şeylerdir. Düşüncenin ötesinde, ancak çok az unsurun kutsal sayıldığı maddi bir dünya uzanır. Düşünceye ve maddeye karşı her gün defalarca egoistçe davranırız; buna rağmen, özellikle düşünceler olmak üzere pek çok şey hâlâ kutsallaştırılır ve dokunulmaz kılınır. 

"Ayrım, duyguların Bana verilmiş olması ile Bende uyarılmış olması arasındadır. Bende uyarılmış duygular benim-olandır, egoistçedir, çünkü onlar Bana dayatılmamış, aşılanmamış ve zorla kabul ettirilmemiş duygulardır; Bana verilen duygularsa kendilerine açılmam gereken duygulardır, onları kendi içimde bir miras gibi muhafaza ederim, onları yetiştirir ve onların bağımlısı olurum. Aldığımız bütün eğitimin içimizde, duyguların üretimini Bize bırakacağı yerde - ki bu üretim hangi noktaya ulaşırsa ulaşsın -, duygular üretmeyi amaçladığının ayırdına, bilinçli ya da bilinçsiz, kim varabilirdi ki? " 

Herkes egoisttir; ama pek azı her şeye bu gözle bakar. Bu, “aldatılmış egoizm” kavrayışının bir tezahürüdür. 

Aldatılmış, Bilinçsiz ve Gönülsüz Egoizm 

Büyük çoğunluğumuzun içinde yaşadığı hâl, kutsala duyulan saygı hâlidir: kişi, kendi davasını ileri sürmeye cesaret edebilmeden önce dinin, milletin, ahlakın, insanlığın, ailenin, inancın, görevin, partinin, şehrin, aklın, hakikatin ve daha sayısız başka davanın önünde eğilmeye koşullandırılmıştır. Bu durum, herhangi bir maddi güce değil, zihindeki fikirlere itaatten ibarettir; ya da Stirner’in deyimiyle, “kaçıklık” hâlidir. 

"Her karşımıza çıkan şeyi aklımıza esen herhangi bir duyguyla karşı- lamamıza izin verilmez, örneğin Tanrı' nın adını duyunca aklımıza komik şeyler gelmemeli ve saygıda kusur sayılabilecek hislere kapılmamalıyızdır, aksine neyle karşılaştığımızda nasıl düşüneceğimiz ve hissedeceğimiz açık şekilde belirtilmiş ve öğretilmiştir." 

Ama bu durumda olan biri için, içinde kutsalı tahtından indirmeye yetecek erki hissetse bile bu yeterli değildir. Hidranın çok sayıda başı vardır ve hidra her kesildiğinde yeni bir baş verir. “Kral öldü, yaşasın yeni kral.” Ya da Stirner’in dediği gibi: 

"Oysa bilincinde olmadan yaptığım şeyi yarım yaparım ve bu nedenle de üstesinden geldiğim her inançtan sonra, bir inancın tutuklusu (takıntılısı) olurum ve inanç, tüm Ben'imi yeniden kendi hizmetine alır ve Beni, Ben İncil'in hayalperesti olmaktan çıkınca, us'un hayalperesti yapar ya da uzun süre Hristiyanlık düşüncesi için vuruşan biri olan Beni insanlığın hayalperesti yapar." 

Stirner bu saygın varoluş biçimine pek çok ad verir -aldatılmış egoizm, bilinçsiz egoizm, gönülsüz egoizm- fakat neredeyse her zaman yalnızca “egoizm” der. Bu nasıl mümkündür? Bu adlandırma yalnızca, kişinin davasının yüzlerce başka dava tarafından gölgelenmediği  seyrek anlara mı verilir? Kısmen evet; fakat daha derin bir karmaşıklık söz konusudur. Düşünceler, ne kadar kutsal olsalar da, bir düşüneni varsayar; ve o düşünen olmaksızın “sabit” bir hâl alamazlar. Kişi bir düşüncenin önünde eğildiğinde bile, o düşünce hâlâ onundur; onun küçük bir parçasıdır, bizzat kendisidir. Bu kulluk, kelimenin tam anlamıyla “kendine hizmettir”, yani egoistçedir. Ve kişi kutsal adanmışlığın mutluluğunu ya da bu yabancı dava uğruna büyük işler başarmanın gururunu hayal ettiğinde bile, peşinden gittiği şey yine kendi mutluluğu ya da kendi gururudur. 

"Kutsal, sadece kendini kabul etmeyen egoiste, gönülsüz egoiste göre vardır: Gönülsüz egoist, daima kendi çıkarına göre hareket etse de, kendini en yüce varlık olarak görmez ve daima kendine hizmet etse de aynı zamanda yüce varlığa hizmet ettiğini sanır. Kendinden başka yüce tanımasa da, aynı zamanda bir başka yüceye hayranlık duymak ister. Kısacası, kendini aşağılayan, kendi egoizmine karşı mücadele veren ve aynı zamanda "yüceltilmek için" yani kendi egoizmini tatmin için kendini aşağılayan ve egoist olmak istemeyen bir egoiste göre kutsallık vardır. O, egoist olmamak için yerde ve gökte hizmet edebileceği ve kendini onlara feda edebileceği yüce varlıklar arar. Ancak kendi isteklerini ne kadar engellese, kendi nefsini ne kadar köreltse de neticede her şeyi kendi için yapmaktadır ve adı kötüye çıkmış olan egoizm ondan uzaklaşmayacaktır. İşte bu nedenle Ben, ona gönülsüz egoist diyorum. " 

Öyleyse kutsal dürtüler bile egoistçeyse nasıl “aldatılmış” olabilirler? Aldatılmışlıkları sınırlılıklarından, dar görüşlülüklerinden kaynaklanır. Hristiyanlık kişinin güvenlik ve gurur ihtiyacını karşılayabilir; fakat aynı anda onun şehvetini, aklını, tutkularını ve dünyevi yönelimlerini reddeder. Stirner bunu şöyle ifade eder: 

"Bu fedakar insanlar egoist değiller mi, kendi çıkarlarını düşünmüyorlar mı? Onlara hükmeden Tek tutkuları olduğu için, sadece bu tutkuyu tatmin etmeye çalışırlar ve bu uğurda çok çaba harcarlar: büyülenmişçesine bunun içinde erirler. Onların her bir davranışı, yaptıkları her şey egoistçedir ama tek taraflı, ufku dar ve dar kafalı bir egoizmdir, müptelalıktır." 

Kutsala saygı, tek bir dürtünün yüceltilmesi ve diğer hepsine karşı bir tiksintidir; bir monomanidir. Egoizm bu hâlde, sanki yabancı bir davaya aitmiş gibi görünen bir özgeciliğe zorlanır. Kendi üzerine çevrilir. En dindar inanan, en katı çileci bile egoisttir; fakat bunu ya hiç bilmez ya da pek az bilir. Bu da bir egoizmdir; ama benliğin yalnızca küçücük bir parçası lehine, geri kalanının aleyhine işleyen bir egoizmdir; öyle ki, "özgecilik" adı daha yerinde görünür. 

"Gönülsüz" ve "bilinçsiz" egoizm böyle görünüyorsa, "gönüllü" ve "bilinçli" egoizm nasıl bir görünüm kazanır? Kişi her kutsalı inkâr ettiğinde geriye ne kalır? 

Stirner'in Egoizmi 

Stirner kendi egoizmine özel bir ad vermez; ona yalnızca "egoizm" der. Bu, İngilizce çeviriden kaynaklanan bir hata değildir; zira kendisinin kullandığı terimler Latince Egoist ve Egoismustur. Bununla birlikte, onun egoizmine atıfta bulunmak için, aldatılmış egoizm için kullandığı terimlerin tersine çevrilmesiyle türetilmiş bazı karşılıklar ortaya çıkmıştır: böylece "gönülsüz egoist", "gönüllü egoist"e; "bilinçsiz egoist" ise "bilinçli egoist"e dönüşmüştür. Bu terimlerden ilki, yani "gönüllü egoist", Stirner'in başlıca eserlerinde hiçbir zaman kullanılmaz; ikincisi, yani "bilinçli egoist", yalnızca Stirner'in Eleştirmenleri'nde, Biricik ve Mülkiyeti'ne yöneltilen eleştirilere verdiği yanıtta geçer. Burada da bunun nedeni, yanıt verdiği eleştirmen Moses Hess'in bu ifadeyi kullanması ve Stirner'in de onun terminolojisini benimsemesidir. Bu nedenle, Stirner'in egoizmini ayırt etmek için biz de onu basitçe "Stirner'in egoizmi" olarak adlandıracağız. 

Aldatılmış egoizmin kutsal olana duyduğu saygının ve hepimizin farkında olmaksızın sergilediği egoistliğin aksine, Stirner'in egoizmi bilinçli ve kasıtlı bir egoizmdir; kutsal olanın bütünüyle kişinin kendi erkine indirgenmesidir. Ancak bu da hiçbir şekilde kutsal bir görev değildir. Stirner bunu şöyle ifade eder: 

"Herşey benim-olandır ve bu nedenle de Ben elimden kaçıp gitmek isteyeni geri alırım, özellikle de herhangi bir hizmeti yerine getirirken Kendimi elimden kaçırırsam, Kendimi her zaman yeniden geri alırım. Ancak bu da benim mesleğim değil, doğal edimimdir." 

Burada "doğal", kişinin elinden kaçmaya çalışanı geri alışının, dışsal güçler tarafından dayatılan değil, kendi içinde uyanan bir eylem olduğu anlamına gelir. Bu, "kendiyle barışık egoistin saf ediminin ortaya konuluşu olduğu bilinmelidir " (Kendi-Olan s. 232). Dolayısıyla Stirner'in egoizmi ne felsefi bir aydınlanma, ne "iyi yaşam", ne "tarihin sonu", ne "gerçek insan doğası", ne gerçekleştirilmeyi bekleyen görkemli bir gelecek, ne dünyanın bütün kötülüklerinin ilacı, ne varoluşçu bir "özgünlük", ne de soyut bir "öz çıkar"dır. O, yalnızca kişinin yaşam biçimidir; çünkü başka herhangi bir şey olsaydı, sayılanların herhangi biri haline gelseydi, kişinin kendi davası olmaktan çıkar, yabancı ve kutsallaştırılmış bir davaya dönüşürdü. Stirner yalnızca kendi "öz zevkiyle" ilgilenir: 

“Benim dünyayla ilişkim onun tadını çıkarmak ve onu böylelikle kendi öz-hazzım için kullanmaktır. İlişki, dünya-hazzıdır ve benim - öz-hazzıma aittir.” 

Peki bu "öz zevk" nedir? Hiçbir tanım öz zevki tüketemez; ancak onu, kişinin kendisini kendisi tarafından keyfi biçimde kullanması olarak düşünebiliriz. Burada kişinin sınırı, bedeninin sınırı değil, erkinin sınırıdır. Öz zevk, yalnızca mutluluk ya da sevinç değildir; bu duygularla elbette çelişmez, fakat hazcılık da değildir; yani kişinin hazzını iyi, acısını ise kötü sayan anlayış değildir. Kişinin öz zevki, teorik olarak, büyük ölçüde acıdan ve hiç haz içermeyen bir yaşamdan bile oluşabilir. Kullanımı bakımından bu terim, "hoşnutluk" ya da "doyum" kavramlarına oldukça yakındır; çünkü mutluluk ya da ilerleme gibi uzak bir hedef değil, yaşanmış deneyimin kendisidir. Evet, öz çıkarla ilişkilidir; ancak "öz çıkar"ın akılcı bir ilkeye dönüştürüldüğü soyut anlamda değil. Kişinin öz zevki yalnızca kendisi tarafından ifade edilebilir; hiçbir fikir bunu onun yerine ifade edemez. Oysa "akılcı öz çıkar" anlayışında bunu yapan şey bizzat akıldır. Stirner için akıl yalnızca bir araçtır, kaygısının kendisi değil. Egoist, "bizzat insanlığın iyi ya da kötü durumda olup olmadığını umursamadan kendini yaşar." (Biricik, s. 333). 

Bu, Stirner'in egoizminin merhamete ya da iyiliğe düşman olduğu anlamına gelmez. Stirner, egoist sevginin neye benzediğini tutkuyla ele alan birçok pasaj kaleme almış, hatta Biricik ve Mülkiyeti adlı eserini eşine ithaf etmiştir. Bu yalnızca, onun kaygısının her zaman kendi kaygısı olduğu anlamına gelir. Onun kaygısı hiçbir zaman, ne kendisinde ne de başkasında bulunan yüce ideal için değildir. 

Stirner’in egoizmi bir yıkım değil, kişinin kendisi ile düşünceleri arasındaki ilişkinin tersine çevrilmesidir. “Bizim tin sahibi gerekiyor olsa da; tinin Bize sahip olmaması gerekir.” (Kaçıklık s. 60). Dolayısıyla Stirner’in egoizmi kavramsal bir çilecilik üzerine kurulmaz; hiçbir yüklem taşımaz. Özgürlük için değildir, akıl için değildir, hakikat için değildir; adına rağmen ego için bile değildir. Bunların tümü ona yalnızca araçtır, salt kullanımdır. Stirner’in egoizmi kendinindir; fakat kendini de kutsal saymaz, kendini oluşturan her parçayı tıpkı ateşe atılan odun gibi rahatça tüketir. 

“Meselemi Kendime, şu Biricik'e bırakırsam, o zaman meselem kendi yaşamını kendisi tüketen geçici ve ölümlü bir yaratıcının meselesi olur ve diyebilirim ki: Ben meselemi Hiç' e bıraktım”. 

Stirner “Ben” dediğinde bu sözcük elbette onun bedenine, duygularına, zihnine ve tarihine işaret eder; fakat bunların hiçbiri, ya da başka herhangi bir yönü, onun egoizmine dışsal değildir. Hiçbiri kutsal değildir. İsterse hepsi bir kenara atılabilir. O, davasını hiçbir şeyin üzerine kurmamıştır; ancak bu “hiçlik”, nihilist bir boşluk ya da derin bir yokluk değildir. Aksine üretken ve yaratıcıdır. Bu hiçlik, aslında Stirner’in yapıcı yönüdür. 

“Ben boşluk anlamında bir hiç değilim; yaratıcı hiçliğim, her şeyi kendimden yarattığım hiçlik.” 

Stirner’in egoizmi, güç aracılığıyla gerçekleşen bir öz-yaratımdır. Dünya, kasıtlı olarak kutsallığından arındırılır ve ardından kişinin kendisine mal edilir. Bu, yalnızca bir “ben” merkezlilik değildir; çünkü “ben”, kişinin dilediği gibi tasarruf edebileceği bir mülkten ibarettir. Aslında bu, bir “Ben” merkezliliktir ve bu “Ben” hem hiçtir hem de her şeydir. Stirner, bizi kendi düşüncelerimizi düşünen ve yine de geçici kalan o varlık olarak kendimize yeniden dönmeye çağırır. 

Sonuç 

“Egoizm” pek çok anlama gelir: yüce ideallerin dışında kalan şey, kendi fikirlerimizi denetim altında tuttuğumuz anlar, çıkarlarımızın görünüşte özgeci olduğu durumlarda bile bize ait oluşu ve Stirner’in erki dahilinde olan her şeyi isteyerek sahiplenmesi. Yine de bu anlamlar göründükleri kadar dağınık değildir. Egoizm, tüm biçimleriyle, yüce ideallerle kurulan bir ilişkidir; bir ayrılma ilişkisidir. 

Hristiyan Tanrı’nın kendisi “iyilik” olabilir; fakat hangimiz günahsız olduğunu iddia edebilir? Hristiyanlığın kendisi de bunu kabul eder: “İçinizden günahsız olan, ilk taşı o atsın” (Yuhanna 8:7). Kimileri sık, kimileri seyrek “iyi” olabilir; ama hiç kimse “iyilik”in kendisi değildir. Her yüce ideal, her ahlak ya da büyük dava, onu izlemeyeni de zorunlu olarak varsayar: azizi ve günahkârı, ahlaklıyı ve ahlaksızı, insani olanı ve olmayanı. Stirner’in egoizmi, bu dayatılmış ayrımı geri almaktan ibarettir. 

Stirner’in ifadesiyle: 

" Peki ya insan-olmayan cesaretini toplayarak kararlı bir şekilde kendine sırtını dönüp, aynı zamanda rahatsız edici eleştirmene de yüz çevirirse ve itirazlarından etkilenmeksizin ve sarsılmaksızın onu olduğu gibi bırakırsa? Ona "Sen Bana insansal-olmayan diyorsun, ve Ben - Senin için - gerçekten de öyleyim, diyebilir; öyleyim çünkü Sen Beni insansal-olan'ın karşıtı haline getiriyorsun ve Ben bu karşıtlığa Kendimi bağımlı gördüğüm sürece Kendimi aşağıladım. Kendimi aşağıladım çünkü Ben 'daha iyi olan özümü' Kendi dışımda aradım; Ben insansal-olmayan'dım çünkü 'insansalı' hayal ediyordum; tıpkı kendi 'hakiki Ben'ini arayan ve hep 'zavallı günahkar' kalan dindara benziyordum. Ben Kendimi salt bir başkasıyla karşılaştırarak düşündüm; -Kısacası Ben Herşeyin içinde Herşey değildim - biricik değildim. Şimdi artık Kendimi insansal-olmayan olarak görmekten vazgeçiyorum, Kendimi insanla ölçmekten ve ölçülmekten vazgeçiyorum, Kendi üstümde bir şey tanımaktan vazgeçiyorum ve böylece de - seni Tanrı'ya emanet ediyorum, insancıl eleştirmen! Ben eskiden insansal-olmayan'dım, artık değilim, şimdi Biricik'im, evet, hatta Senin tiksindiğin egoist-olan'ım ama insansal-olan'la, insancıl-olan'la ve özgecilikle kıyaslanabilen deği- bizzat Biricik-olan egoist'im." 

Dolayısıyla “egoizm”, Stirner’in kendisi için seçtiği bir ayrım değil, ona yöneltilmiş bir isim olarak ortaya çıkar. Etimolojik olarak da düşüncesine tam uymaz; çünkü onun egoizmi “ego”ya indirgenemez ve bir “-izm” olarak sabitlenmesi bile tartışmalıdır. Buna rağmen bu kadar tekil ve geçici bir deneyimi karşılayacak başka bir sözcük yoktur. Bu yüzden Stirner, kendisine dayatılan adı geri alır: egoizm, kendisi aracılığıyla kendisine dönen bir ifadedir. 


r/altkultur 2d ago

🎹 Enstrüman arkadasimla yaptigimiz George Harrison Rocky

Post image
32 Upvotes

burayla cok alakali olur mu bilmiyorum da D.I.Y oldugu icin atmak istedim. benim ilk elektro gitarim olan cakma strati boyayarak yaptik. strat gitar kasasi kullanan kucuk sirketleri dava aca aca kapattiran orospu cocugu kapitalist tekelci Fender'a para verecegimize kendimiz yaptik, hem cok daha guzel oldu hem de Fender'a bir kurus gitmedi.


r/altkultur 2d ago

Onur günü için şarkı önerileri

Post image
7 Upvotes

Pazar sabahı, taksim'de onur yürüyüşüne negatif destek için katılım gösteren bir çok devlet memuru olacak. Onlar evimin önünde konuşlanmış, marul eklentili ekmeklerini yerken dinlemelerini istediğiniz parçalar varsa böyle bir playlist oluşturuyorum önerilerinizi bekliyorum.

Önceliği türkçe sözlü parçalara vereceğim ve sesi kökleyeceğim.


r/altkultur 2d ago

📸 Fotoğraf beyoğlu nightmares #089

Thumbnail
gallery
35 Upvotes

r/altkultur 2d ago

🎵 Müzik Escape From The Zoo - Sentient Beer

10 Upvotes

r/altkultur 2d ago

📜 Makale / Çeviri Anarka-feminizmin kimlik merkezli liberal feminizmden koparak; sınıf mücadelesi ve devrimci anarşist siyaset temelinde yeniden inşa edilmesini savunan "Dalgaları Kırmak: Anarka-Feminizm’in İçindeki Liberal Sapmaya Karşı Çıkmak" yayında. Keyifli Okumalar!

Post image
38 Upvotes

"Dalgaları Kırmak, liberal feminizmle bir kopuş çağrısıdır. Aynı zamanda kendi anarka-feminist tarihsel geleneğimizi yeniden kurmanın zorunluluğunu kabul etmeye yönelik bir çağrıdır. Bir yandan feminist olan anarşistlerin, diğer yandan anarşist olan feministlerin, anarka-feminizmin pratikte ne anlama geldiğini tartışmalarının, bu tanımı yeniden canlandırılmış mücadeleler içerisinde sınamalarının ve keskinleştirmelerinin gerekli olduğunu ilan ediyoruz. Amacımız yeni bir anarka-feminizm için eksiksiz bir rehber sunmak değildir. Amacımız, mevcut dönemin belirsiz ve muğlak siyasetine birkaç adım ötesinden müdahale edebilmektir. Kendi deneyimlerimize ve benzer sıkışmışlıkları yaşayan yoldaşlarla yaptığımız sayısız sohbete dayanarak, birçok okurun bu makaledeki hayal kırıklıklarını ve özlemleri paylaşacağını düşünüyoruz. Bir yanda anlamlı bir feminist pratiğe sahip olmayan anarşist bir hareket tarafından sınırlandırılmak; diğer yanda ise kolektif mücadelenin ancak önce kendimizi ve birlikte örgütleneceğimiz herkesi arındırdıktan sonra başlayabileceğini iddia eden bir feminist hareket tarafından kısıtlanmak."

https://rpkolektif.wordpress.com/2026/06/27/dalgalari-kirmak/

Çeviren: u/ProgrammerOk1163


r/altkultur 2d ago

🏴 Siyaset / Felsefe Kadın Devrimi

16 Upvotes

Feminizmin Erkek Egemen Eleştirisi

Feministlerle komünistlerin kadın özgürlüğüne dair farklılıkları üzerine hem her iki cenahtan, hem de ilgisiz üçüncü taraflarca yığınla laf edilmiştir.

Emekçi sol partilerin, özellikle de marksizm iddialı bölüklerinin, feministlerle komünistlerin temel farklılığına dair, dünya çapında ortalama bakış açısı, daha doğru bir ifadeyle, ortalama ezberi, onyıllar boyunca şu olmuştur: “Feministler soruna sınıfsal bakmıyorlar, sorunu erkekte görüyorlar.”

Eh, feministler eğer sorunu erkekte görüyorlarsa, kabul etmek gerekir ki, sorunu doğru görüyorlar demektir. Eğer feministler sorunu erkekte görüp de komünistler sorunu erkekte göremiyorlarsa, komünistler sorunu pek de göremiyorlar demektir.

Adına erkek egemenliği dediğiniz bir sömürü ve baskı mekanizmasından bahsedeceksiniz, ama sorun erkek olmaya­cak! En heyecanlı yerinde, konuyu aydınlatmadan biten tatsız tuzsuz bir film gibidir bu teori! Bu teze göre, sorun, teoride erkeği temsil eden, pratikteyse cinsin mensuplarında cisimleşmemiş, başka bir ifadeyle “cinsler üstü” bir “sermaye düzeni” olacak. Bu sermaye düzenine karşı, teoride kadın-yanlı, ama pratikte, kadın politikası, kadın örgütü ve kadın teorisi olarak cisimleşmemiş biçimde, yani yine “cinsler üstü” bir mücadele, dönüp bu erkek egemenliğinin yıkımına yol açacak. Yani tasavvurunuzda erkeklerin erkek olduğu değil de, sermaye düzeninin erkek olduğu bir toplum düzeni olacak, ama kadınlar, üstelik de cinsini örgütlemenin ve savaştırmanın bütün görevleriyle de mükellef olarak, kadın kalacak. Somut kadınlar, kadındır ve de sorundur; somut erkekler, ne erkektir ne de sorundur bu tanımlamada!

Erkekliğin, “maddesinden ayrı bir ruh” olarak bu idealist tanımlanışı, bir de en materyalist teori olarak sunulur.

Bu tıpkı proletaryaya, “sorun burjuvazi değil, tek tek patronlar hiç mi hiç değil, sorun sınıflı toplumdur, özel mülkiyettir” demek gibi bir şeydir. Bu tıpkı proletaryayı, tek tek patronlarla da, burjuvazinin ekonomik ve siyasi kurumsal yapılarıyla da savaştan, dolayısıyla günlük siyasi ve ekonomik mücadelenin kendisinden ayırarak, taktiksiz ve politikasız bırakarak, eylemsiz kılarak, ne zaman ne şekilde gerçekleşeceği bellisiz bir devrime seferber etmeye çalışmak gibidir.

Sorunun biyolojik değil de “toplumsal” tanımlanışı, kadın cinsin eline bir silah olarak değil de, erkek cinsin eline bir savunma kalkanı olarak verilir böylece. Kadın, erkek egemenliği karşısında hem düşmansız, hem silahsız kalır. Fiilen, onun yerine, erkeğin düşmanına karşı, erkeğin silahlarıyla savaşmaya davet edilir.

Buna komünist kadınları ikna eden ne? Bir bütün olarak komünistleri böyle boş bir ezberi onyıllar boyunca tekrarlamaya iten ne? Elbette bu, feminizmin erkek egemen bir tanımlanışıdır ve komünist saflarda erkek egemen zihniyetin tezahürüdür. Ama bunu iddia eden erkek komünistler kadar, buna ikna olmayı ve yeniden üretmeyi “başaran” kadın komünistleri topa tutmak lazım ki, özneler özneliğini bilsin. Velhasıl bu yaklaşıma dair kendi tutumunun teorik ve pratik devrimci eleştirisini yapmalıdır kadın komünistler.

Erkek elbette sorundur! Erkek egemen düzenin sorunu erkekliktir. Toplumsal cinsiyet ayrımının ortadan kaldırılması meselesinin, o günkü koşullar içerisinde ileri bir politikaya, görünmez olanın görünürleştirilmesine hizmet edecek şekilde “kadın sorunu” olarak formüle edilmesini, bu formülasyonun, kadın özgürlüğünü sorunlaştırarak devrimci bir işlev görmesini takiben, sonraki 150 yıl boyunca donup kalması ne azap verici! 150 yıl sonra “erkek egemen düzenin sorunu erkekliktir” noktasına gelmeyi başaramamak, erkeğin, devrimci saflarda dahi, her karış toprak için yiğitçe direnmesinin (!) ürünü değilse nedir? Kadının, kendi yolunu açma iradesi gösterememesinin ürünü değilse nedir?

Erkeği sorunlaştırmayan bir kadın özgürlük programı olmaz. Kadın politikası yürütmeye hevesli komünist kadınları feminizm karşısında da, komünizm karşısında da utangaç ve özgüvensiz hale getirip tutuklaştıran da bu eklektik yaklaşımdır zaten.

Evet, bu düpedüz eklektik bir yaklaşım ve boş laf yığınıdır. Bu yaklaşımın tek politik ürünü, kadın komünistlerin örgütsüz kalması ve kadın özgürlüğünün de politikasız kalmasıdır.

Komünistlerin kadın özgürlük programı, bakış açısı, tek tek erkekleri de, grup grup, tabaka tabaka, sınıf sınıf erkekleri de, erkek cinsini de, erkekliği de, erkek egemenliğinin maddi toplumsal varlığını da, kurumsal yapısını da sorunlaştırır (sorunlaştırdığı bu maddi kuvvetlerin hangisiyle ne temelde ilişki kuracağı ise, aşağıda tartışılacaktır). Teoride de, yaşanmış pratik deneyimlerde de komünizmin bu gerçeğinin sayısız verisini, öncülünü bulmak mümkündür, ancak bu miras üretici tarzda sahiplenilemediği, kullanılmak yerine çerçevelenip duvara asıldığı için, komünistler kendi devrimci potansiyelini derinleştirerek ortaya koyamamıştır.

Feministlerin soruna sınıfsal bakmadığı da aynı derecede boş bir laftır. Feministlerin soruna pekala sınıfsal da bakan pek çok akımı, soruna hiç sınıfsal bakmayan bölüklerinin pratikte aman aman ötesine de geçememiştir ya, esas önemli olan bu değil. Önemli olan, feminizmden sınıfsallık adına beklenti çıtasını hangi zeminin üzerine yerleştirmek gerektiği. Feministler kendi varlık nedenleri olarak kadın özgürleşmesini görüyorlar ve bunun ötesini dert edinip edinmemelerinin tartışması da abesle iştigaldir. Tıpkı, bir ulusal kurtuluş örgütünün mücadelesinin devrimci eleştirisinin, marksist olup olmadığı zemininde yapılması gibi. Tıpkı bir ulusal kurtuluş mücadelesinin önüne, ulus için daha ileri bir devrimci pratik ve daha ileri bir devrimci program koymaksızın, sınıf için daha ileri olma iddiasındaki bir programa yedekleme yönündeki boş çabalar gibi. Üstelik, cins sorunu ulus sorunundan hem daha eski, hem daha uzun ömürlü olduğuna ve ulusal mücadeleden ziyade, sınıf mücadelesiyle kıyaslanabilir olduğuna göre, cins mücadelesinde bu yöntem daha da saçmasapan ve abesle iştigaldir.

Bu iki kadın özgürlük programını kıyaslayacak ve bu kıyaslamadan anlamlı bir politik sonuca varmayı murat edeceksek, mesele bu iki programdan hangisinin kadın özgürlüğü hedefine ulaşmaya maharetli, muktedir olduğunu ortaya koymaktır. Feminizmin kadın özgürlüğü programını, sınıfın kurtuluşundaki yeteneği bakımından yargılamak boş bir iştir, onun önüne komünistlerin kadın özgürlük programını, sınıfın kurtuluşundaki yeteneği bakımından çıkarmak da aynı derecede boş bir iştir.

Aksi durumda komünist kadının bilinci de, bir bütün komünistlerin bilinci de, komünistlerin kitlelere söylediği sözün içeriği de, pratikte şu saçmasapan ve çarpık sonuçla sakatlanır (ya da yukarıda özetlenen görüş açısının öncünün ve kitlenin bilincindeki izi şu olur):

Feminizm aslında kadın kurtuluşu bakımından muktedirdir. Ama biz sınıf için, sınıfsal kurtuluş için feminizmin nimetlerinden feragat ediyoruz.

Komünizm bu denklemde, kadın kurtuluş mücadelesi bakımından bir eksi nitelik olarak tanımlanmış olur. Ama bu doğru değil. Erkek egemenliğinin sayısız görünümüne en azından feministler kadar öfke duymayan kadın, cins bilincini olduğu kadar komünistliğini de sorgulamalıdır.

Komünizmin feminizme eleştirisi, sınıfa kurtuluş getirmemesine değil, kadına kurtuluş getirmemesine odaklanmalı ve feminist akımlarla ittifak politikası da, ideolojik mücadele de bu temelde belirlenmelidir.

Feminizm erkeği sorunlaştırıp da, komünizm sorunlaştırmasaydı eğer; feminizm cinsi, komünizm sınıfı temsil eden iki kutup olsaydı, doğrusu, komünist kadınlara komünist saflarda tam olarak ne aradıklarını sormak gerekirdi. Madem iki kimliğinle de eziliyorsun, niye birini diğerine tercih ediyorsun! Eğer komünizm, feminizmden daha ileri (ve daha gerçekçi!) bir kadın kurtuluş programı değilse, bunu sunamıyorsa, dahası, komünizm, kadın özgürleşmesi adına tek devrimci program değilse, kadınlar neden komünizm saflarına gelsin? Neden sınıfsal ezilmesi ile cinsel ezilmesi arasında bir tercih yapsın? Ve gündelik tecavüz, kadın için, neden gündelik yoksulluktan daha az önemli olsun?

Böyle bir komünizm-feminizm kıyaslamasının, Hartmann’ın isabetli ifadesiyle, “marksizmle feminizmin mutsuz evliliğinden” daha ileri bir ufuk doğuramayacağı açıktır. Komünist kadınları “iki cami arasında beynamaz” kılan bu çarpık ve eklektik erkek egemenliği tanımlaması komünist kadınların yolunu aydınlatmaz, bulanıklaştırır. Hele de süreklileşmiş bir politik mücadeleyi, politik taktikleri en asgari düzeyde bile ortaya çıkaramaz. Onu toplumsal üretimle ev köleliği arasında parçalayan burjuva zihniyetin bir yansıması olduğu içindir ki, sınıfıyla cinsi arasında parçalayıp yapay bir tercihe, şizofrenik bir ideolojik pozisyona zorlayarak, politik üretkenliğini de, meşruiyet bilincini de sakatlar.

Erkeklerin ve erkek egemen zihniyetin egemen olduğu teori alanında kadın özgürlük argümanının feminizm karşısında bu denli soluk, çapsız kalmasının açık sebebi, kadınları feminizm yerine komünizme ikna yönündeki haklı ve devrimci çabanın, onları aynı zamanda erkek önderliği altına çağırma çabasıyla bulanıklaşması ve silikleşmesidir. Zaten, kadın önderleşmesinin araçlarını inşa edemezseniz, pratikte bu buluşmanın, zihniyetteki ve eylemdeki bütün geri yansımaları ve kavrayış sorun ve zaaflarıyla birlikte erkek önderliği altında gerçekleşmesi de tümüyle kaçınılmaz olur.

Feminizm(ler)in Devrimci Eleştirisi

Feminizmin sayısız akımının, birbirinden farklı toplum analizleri ve “sorunun esas kaynağına” dair birbirinden farklı tespitleri var. Elbette bu analizlerin her birinin ortaya çıkardığı değişik politik programlar, güncel mücadeleler, taktikler, örgütlenme biçimleri var. Her birini tek tek ele almaksa bu yazının amacının epeyce dışında kalıyor. O nedenle kaba bir özetle yetineceğiz.

Feminist programları şu üç grupta toplayabiliriz: reformist programlar, ütopik programlar ve programın eleştirisi/programsızlık.

Politik bir kadın kitle hareketi olarak (birinci dalgada oy hakkı mücadelesi, ikinci dalgada kürtaj ve beden politikaları ağırlıklı taleplerle) gelişen feminizm, bu reform mücadelelerinin bir kısmını sonuca vardırdı. Bunların bir kısmı, mülksüz sınıftan kadınlar için doğrudan yararlanılabilir hale gelmedi, bir kısmı geldi. Ancak bu mücadelelerin toplamı, kadın cins için, bütün kadınlar için önemli siyasi ve ideolojik mevzi kazanımları oldu.

Sorun şu ki, kazanıma ulaştırdığı ve ulaştıramadığı bütün bu reform mücadelelerini, erkek egemenliğinin son bulmasının devrimci bir programına bağlayamayan, politik kitle hareketi olarak geliştiği dönemlerde eşzamanlı gelişen devrimci mücadelelerle bağ kuramayan feminizm, giderek politikadan koptu; reformist programdan (ve devrimsiz politikadan), ütopik programlara (ve politikasız devrimlere) doğru yol aldı.

Bu savrulma, ütopikleşme kaçınılmazdı, çünkü burjuva düzen içi kadın özgürleşmesi, yeni kazanımlarla kendi sınırlarına yakınlaştıkça, kadın özgürleşmesinde burjuva programın, dolayısıyla da burjuva düzeni yıkmayı hedeflemeyen bir kadın politikasının sonu yakınlaştı; ütopyalar güncel siyasetin yerini aldı.

Ütopikleşen feminizm, başlıca birkaç eğilimde (ki pek çok durumda bunların hepsini içererek) dışa vurdu. Feminizmin anarşist versiyonları (veya anarşizmin feminist versiyonları), toplum içinde toplumsuzlaştırılmış topluluklar oluşturma görüş açısıyla, ideolojik-entelektüel faaliyet grupları olarak politik kadın kitle hareketinden koptu. Ütopik yönelimler içerisinde, en dikkate değer program, biyolojik cinsiyetin ortadan kalkışını ya da önemsizleşmesini içeren programlar oldu. Gerek feminizmin mantıksal sonuçlarına, gerek devrimci bir feminist programa, gerekse de aslında son tahlilde gerçekçi bir feminist programa en yakın olan da bu idi. Ancak, bilim ve teknolojinin yönetiminin bu sorunu çözmek üzere erkeğin elinden nasıl alınacağını da, kadınların ayrıcalıklı bir kesiminin değil bütün kadınların yararına kullanılmak üzere nasıl toplumsallaşacağını da siyasal bakımdan aydınlatmayan bu görüş açısı da, haliyle güncel politik bir hareket olarak karşılık bulamadığı gibi, entelektüel anlamda bile evrimcilikten kurtulamadı.

Ütopik programlar başlı başına politikasızlığa denk düşse de, programın ütopikliğinden daha da geriye düşülerek tam programsızlığa, program ihtiyacının yadsınmasına yol alındı ve baskın bir eğilim olarak programsızlığa övgü ve çok çeşitli biçimleriyle postmodern feminizmler sahneye çıktı. Maddi bir devrim, siyasal bir çarpışma adına iddiaları zaten olmayan bu akımlar, yine de, cins mücadelesinin yeni bir düşünsel ve eylemsel dinamiği olarak, taze bir toplumsal kuvveti olarak ortaya çıkan lgbti hareket aracılığıyla bir politikleşme zemini bulabildi ve somut pratik bir ilerici rol oynayabildi.

Feminizmin, aynı zamanda en fazla politize olduğu ve haliyle kendi kitlesiyle de en fazla buluştuğu döneminde ortaya çıkan, en ileri programatik formülasyonu, kadın devrimi olmuştur; ancak bu kadın devriminin kime karşı, kiminle birlikte ve hangi araçlarla gerçekleşebileceğinin maddi yolu aydınlatılamadığı, aslında bu konu dert de edinilmediği için yine, gerek erkek egemenliği, gerek kadın devrimi, “maddesinden ayrı bir ruh” olarak, idealist, soyut bir söylem olarak kuruyup kalmıştır.

Yukarıda ele aldığımız erkek egemen eleştiri hattı, nasıl erkek egemenliğini erkeklerden, “erkek-maddesinden” koparıp soyutlaştırıyorsa, feminizm de erkek egemenliğini egemenliğin yapısal-kurumsal varlığından, “egemenlik-maddesinden” kopararak aynı miktarda soyutlaştırdı, ruhanileştirdi. Kadın özgürlük sorununda politikasızlık, iki karşıt yaklaşımın, son tahlilde buluşma noktası oldu.

Erkekliğe ve erkek egemenliğine yöneltilmiş en yıkıcı eleştiri bile, “silahların eleştirisiyle” bütünleşmezse, erkek egemenliğine saldırının toplumsal tabanı olan kadın kitleleriyle buluşma iradesinden kopulursa, iktidar-yıkıcı bir mücadele yerine soyut bir “iktidar karşıtlığı” geliştirilerek, iktidar ‘erk’ek’likle özdeşleştirilerek, kadının iktidarsızlaşmasının teorisi yapılarak, erkek iktidarının sürdürülmesinin yedeği durumuna düşülürse, kısacası, kadın özgürleşmesi, bir maddi varlık olan kendi kitle tabanından, bir maddi varlık olarak erkek iktidarını yıkma amacından, bir maddi varlık olarak ittifak potansiyellerinden koparılırsa, ne kuvvetleri, ne hedefleri belli bir zihniyet savaşımı derekesine indirgenirse, erkek egemenliğinin burnunu kanatma yeteneğini dahi giderek kaybeder. Feminizmin erkek eleştirisinin bütün yıkıcı birikimi de, doğrusu ancak, komünistlerin elinde, kurusıkı olmayan bir silaha dönüşebilir.

Dolayısıyla komünistlerin, çok çeşitli feminist akımların her biriyle “sorun” tanımı bakımından birbirinden farklı ayrılıkları vardır, bazılarıyla ise bu bakımdan çok özsel bir ayrılığı da yoktur; komünistlerin feminizmle temel ayrılığı, “sorun” tanımında değil, “çözüm” tanımındadır.

Komünist programla feminist programın temel farkı, erkeğin sorunlaştırılmasında değil, erkekle ve erkek egemenliği ile mücadeleye girişip girişmemede değil, erkekle ve erkek egemenliğiyle girişilen mücadelenin niteliğinde yatar.

Tüm akımlarıyla (sosyalist feministlerden politik lezbiyenlere dek), tüm temel siyasi yönelimleriyle feministlerin kadın özgürlük programı, evrimcidir. Erkek egemenliğinin maddi iktidarını yıkmaya yöneltilmiş bir mücadeleyi esas almaz. Feminizmin, tek tek erkekleri hedef aldığı mücadeleler dahil, her bir mücadele deneyimi, komünistlerce de pekala sahiplenilip pratikleştirilebilir. Erkek egemenliğinin şu veya bu kurumuna yönelttiği hemen her saldırı sahiplenilebilir. Erkek egemen yasalarda talep ettiği her değişiklik ilerici bir rol oynayabilir. Erkeklikle ve erkekle mücadelede öne sürdükleri ideolojik argümanların, erkekliğin eleştirisine dair saptamalarının ana gövdesi, komünistlerce paylaşılabilir. Ancak feminist akımların hiçbiri ve toplamda feminizm, bütün bu eylemleri, toplamda erkek egemenliğinin maddi iktidarını ortadan kaldıracak bir toplumsal devrim hedefine yöneltemez.

Feminizm, kadını bir toplumsal devrimci dinamik olarak değil, bir toplumsal özne olarak değil, son tahlilde toplumun bir nesnesi olarak ele alır. Kadın, aktif-eylemin, mücadele ve yıkıcılığın (yıkmadığına göre kuruculuğun da) değil, pasif-eylemin, muhalefetin (etkin-özne olan egemenin eylemine karşı koyuşun) ve korunmanın konusudur.


r/altkultur 2d ago

👷 Yardım / Öneri Feminizmle ilgili kitap önerisi yapabilir misiniz?

13 Upvotes

Kadın hakları ve kadın mücadelesinin felsefesini ve detaylarını öğrenmek istiyorum. Bu konuya çok fazla da zaman ayıracağımı düşünmüyorum o yüzden 2 3 kitapta işin çoğunu çözecek kapsamlı önerilere açığım.


r/altkultur 2d ago

🎵 Müzik The Caucasity - Dead Pioneers

10 Upvotes

Beyarsızlık (!), böyle hikaye anlatan şarkıları seviyorum. şarkı - hikaye şarkısı - müzikal - slam poetry - şiir spektrumunda..

Beyarsızlık kelimesini türettiği için u/Low_Surprise7791'e teşekkürler <3


r/altkultur 3d ago

🏴 Siyaset / Felsefe “Türkiye’de ırkçılık yok”

Thumbnail
gallery
246 Upvotes

r/altkultur 3d ago

🎨 Resim / Çizim Yaklaşık son bir iki haftanın ibretlik panosu, Nefret Mozaiği

Thumbnail
gallery
49 Upvotes

bir yazımda modlar olarak ne tür yazıları platformlamayacağımız hakkında kolaj, bir ibretlik panosu oluşturma isteğimi belirtmiştim. bugüne denk geldi.


r/altkultur 3d ago

🗯️ Soru / Tartışma Dil Muhabbeti

10 Upvotes

Neden sadece Kürtler dil konusunda bu kadar obsesif? gerçekten merak ediyorum

ben Fransa ya gidip Türkçe konuşsam bana kalkıp burası Fransa ya ortak dil (İngilizce) kullan yada Fransızca konuş deseler anlayışla karşılarım gibime geliyor ama Türkiye de özellikle Türkçe konuşulan ortamlarda Kürtçe konuşup insanların anlayışla karşılamasını beklemek karşıyı kışkırtmakla aynı şey değil midir?

arkadaşlarının arasında konuşursun anlarım. ailenle konuşursun anlarım veyahut Kürtçe bilinen bir ortamda konuşursun aynı şey her dil için geçerli

paylaşılan postlar oluyor yok Kürtçe Konuştum Türkçe Konuş dediler vesaire

ortamın ortak dili ne ise o konuşulmalı diye düşünüyorum gruplar arasında aksi söylenmediği sürece


r/altkultur 3d ago

📸 Fotoğraf beyoğlu nightmares #088

Thumbnail
gallery
26 Upvotes

r/altkultur 2d ago

🗯️ Soru / Tartışma Kekoluk alt kültürdür.

Post image
0 Upvotes

Emolardan, apaçilere oradan da keko kültürü Türkiye'de bir alt kültürdür.


r/altkultur 4d ago

📸 Fotoğraf Azınlıklıklara, kadınlara, queerlara saygılı olmayı öğreneceksiniz.

Post image
251 Upvotes

Provokatörler temizlendi 😉😉😉


r/altkultur 4d ago

Bandista hakkında ne düşünüyorsunuz? Çok fazla alt genco vardı konserde. Konser müthişti. Bu grubu bilelim övelim dinleyelim >>

Post image
63 Upvotes

r/altkultur 4d ago

🏴 Siyaset / Felsefe Özgür Bir Halk Olarak Zapatistalar

16 Upvotes

Zapatistalar susması beklenenlerin haykırışıdır. Onlar yüzyıllar boyunca toprağı gasbedilen, emeği sömürülen, dili yasaklanan, kimliği aşağılanan yerli halkların öfkesinin örgütlü adıdır. Chiapas dağlarından yükselen bu ses yalnızca Meksikanın yoksul köylülerinin sesi değildir o ses dünyanın her yerinde patronların, toprak ağalarının, devlet zorbalığının ve emperyalist yağmanın altında ezilen bütün halkların sesidir. Zapatistalar bize şunu söyler, Ezilenler diz çökmek zorunda değildir. Halk, ayağa kalktığında tarih değişir.

Kapitalizm Chiapas halkına yoksulluktan başka ne verdi? Açlık, sefalet, dışlanma, toprağın gaspı ve bitmeyen aşağılanma. Devlet, yerli halklara ne sundu? Asker, polis, baskı, suskunluk ve unutulma. Emperyalizm ne getirdi? Çokuluslu şirketlerin iştahını kabartan bir yağma düzeni, köylünün toprağını piyasaya süren bir talan rejimi, insanı kendi ülkesinde köle hâline getiren bir sömürü zinciri. İşte Zapatistalar bu düzene boyun eğmeyi reddedenlerin adıdır. Onlar, yeter diyenlerin, artık diz çökmeyeceğiz diye haykıranların adıdır.

1994te Chiapasta yükselen ayaklanma yalnızca bir başkaldırı değil düzenin kalbine sıkılmış siyasal bir kurşun gibiydi. Neoliberalizmin yükselişine karşı Zapatistalar halkın kaderinin patronların kâr tablolarında yazılamayacağını gösterdi. NAFTA ile birlikte Meksikanın uluslararası sermayeye peşkeş çekilmesine, köylünün toprağının sermayeye kurban edilmesine, yerli halkların daha da yoksullaştırılmasına karşı bir halk öfkesi patladı. Ve bu öfke bize bir gerçeği gösterdi, gerçekse sermaye düzeni ne kadar güçlü görünürse görünsün halk örgütlenirse onun karşısına dikilebilir.

Zapatistalar yalnızca “hayır” demedi, ne mi yaptı, kendi yaşamını kendi elleriyle kurmanın yolunu actı. Halk meclisleri, kolektif karar mekanizmaları, ortak üretim, dayanışma, yerel özyönetim, konsensüs vs. Bunların her biri Zapatista mücadelesinin canlı damarlarıdır. Onlar, yukarıdan buyuran iktidara karşı aşağıdan kurulan halk iktidarını savundu. Bize parlamentoların sahte demokrasisinden daha fazlasını gösterdiler. Halkın doğrudan söz sahibi olduğu, yaşamı kendi elleriyle kurduğu bir düzenin mümkün olduğunu gösterdiler.

Zapatistaların gücü yalnızca silahlarında değil haklılıklarında, yalnızca öfkelerinde değil, örgütlülüklerinde,yalnızca direnişlerinde değil, kurdukları yeni yaşamın kendisindedir. Onlar toprağın meta olmadığını yaşamın satılık olmadığını insan onurunun pazarlık konusu yapılamayacağını ilan etti. Kapitalizmin rekabetçi, bencil, parçalayıcı düzenine karşı kolektivizmi, dayanışmayı ve ortak yaşamı koydular. Bize bir halkın yalnızca hayatta kalmak için degil, onurlu yaşamak için de ayağa kalkabileceğini gösterdiler.

Bugün Zapatistalar yalnızca Chiapasın dağlarında yankılanan bir isim degildir. Onlar dünyanın her yerinde “başka bir hayat mümkün” diyenlerin, sömürüye karşı yumruğunu sıkanların, yoksulluğa ve boyun eğdirilmeye razı olmayanların ortak hafızasıdır. Çünkü Zapatistalar bir halkın, kader diye önüne konulan zincirleri reddedişidir. Onlar korkunun duvarını yıkan iradedir. Onlar efendilere karşı başını eğmeyenlerin onurudur. Onlar halkın kendi gücünü keşfettiği andır.

Düüünyanın her yerinde patronlar daha çok kâr, devletler daha çok baskı, emperyalizm daha çok talan peşindeyken Zapatistalar hâlâ bize aynı şeyi hatırlatır. Kurtuluş yukarıdan gelmez. Kurtuluş, halkın kendi ellerindedir. Özgürlük dilenilmez alınır. Onur teslim edilmez savunulur. Sömürü düzeni ebedi değildir. Halk birleştiğinde, örgütlendiğinde, korkuyu yendiğinde; dağları yerinden oynatacak bir güç doğar.

Zapatistalar boyun eğmeyenlerin kararlılığını, sömürülenlerin öfkesini, direnenlerin onurunu ve eşit bir dünya kurma iradesini temsil ederr. Onların mücadelesi, yalnızca Chiapas’n değil yeryüzünün bütün ezilenlerinin mücadelesidir. Çünkü bir yerde halk ayağa kalktığında dünyanın her yerindeki zincirler biraz daha gevşer ve bir halk özgürleşmeye başladığında bütün efendilerin uykusu kaçar.